6 Haziran 2012 Çarşamba

Ego


hayâller, benliğine fetişistler, her taraftalar ve uçuşuyorlar;  egoya/ ben duygusuna eşlik eden her şey, emeksiz ve yalan bir arayışa neden oluyor.

arzu, ben sevdasının uyandırıcısı rolündedir. bu hâl, dalga - parçacık arası kocaman ( aslında küçük ) bir denizde dalgıç olmaya benziyor ki, ego denizinden inci - mercan çıkarmak ancak ve ancak ego kevaşelerine nasip oluyor. her ölümüyle doğan, her doğumla ebedileşen toplum, ' ex nihilo ' -yoktan varolma- kıskacında egolara teslim oluyor. Teslim olan toplumun, sonunda bireyleri kendi olmaktan çıkarma gibi bir istemsiz sorumluluğu da var. ve bu hâl, en sonunda adsız insanlar topluluğuna kadar gidiyor.

4 Haziran 2012 Pazartesi

krzysztof kieslowski


kieslowski, sinemanın pozitivist sosyolojiye bağımlı yönetmenleri arasında, ' kader ' tahtına binip tebaasını dürten bir yönetmen olmasının dışında, bir dostun dediği gibi, ' insanın kafasında soru işaretleri bırakmayı âdet edinen ' yönetmenlerin bana göre biraz ötesindedir. bana göre olduğu için kimse dikkate almayabilir, sinema da zâten hayâlin yorumudur. Bağımsız sinema dediğimiz alanda, dehlizler imgeden daha fazla yer aldığı için, - hele ki, bu yoruma dayalı bir sinemayı kapsıyorsa - herkesin nalıncı keseri kendinde olup, istediği gibi yontma hakkına haizdir.

kieslowski'nin ünlü renk üçlemesindeki ' kader ' ritüeli, insanın zihninde yer alan bilmeceler patikasının en sınırsız izdüşümüdür. Bazen insanlar - fazla da olabilirler - yollarının bir ormana düşmesini, modern hayattan azad olmuş yerlere gitmeyi arzu ederler. Fransızlar buna ' pré secret ' demeyi uygun görmüşlerdir. kieslowski, pré secret mefhumunun, herkesin cenneti kendine yerindedir. öyle sır bir konu da değil; bu cennetten murad, sınırları olan cennettir. ve herkesin cenneti belki de hayâl âleminin sınırları kadardır.

three colors blue/red/white filmleri, recoins ımprévus  - beklenmedik yerler, ya da bilinmedik yüzler- arenasında, 'sizi mutlaka bir kader bekleyecektir' belirginliğinin vücud bulmuş hâlidir.

aşağı yukarı aynı olan toplumlardaki zevk bağnazlığı, popüler kültürün ittirmesiyle bir şeyleri rayından saptırıyor.

naif olmaksa, bu bağnazlığın en zorlu tarafı. kieslowski ve bunun gibi yönetmenlerin sanat denilen devasa ve herkesin başka başka zevklerinin olabileceği bir alanda, aristokrasi diyebileceğimiz anlamsız tekelden berî filmler yapabilmesi çok zor olan bir şeydi; sanatı burjuva müptezelliğinden kurtarmak öyle kolay bir şey de değil aslında. - burjuva derken, zihin genişlemisini güçle ( bu genel itibariyle paradır ) elde edeceğini sananları kastediyorum.- kieslowski, tüm zorluklara rağmen, bu tekinsiz ve gösteriş budalası ormanda ağaç olmayı başarabilmiştir.

lacan 'ın önemli bir sözü, kieslowski'nin özeti olabilir : ' je suis loin de l'ideologie '; yani, ben ideolojiden uzağım. kieslowski'nin ideolojik bir derdi olduğunu haddinden fazla dillendirenler varsa, lacanvari bir ideolojisi olduğu şerhini düşebiliriz.

bu konuyu daha da uzatabiliriz ama benim işim var ve kieslowski bana göre ( bana göre, çok etkili bir silahtır ) sinemaya ilgi duyanların atlamaması gereken bir yönetmendir.




1 Haziran 2012 Cuma

Erkan Oğur



gamın yükü de oluyor ya, ona...

erkan oğur'un yorumu anka kuşuna benziyor ki, dinledikçe küllerinden yeniden doğuluyor. bu bilinen bir şey..

aslolansa, erkan oğur'un yorumuyla hatırlanan gamın, yâni hüznün, insanın içişlerine olan katkısı.

Günümüzde bütün sahalarda olduğu gibi, matem (gam ) alanında da müthiş bir kapasitesizlik mevcuttur. bu böyle değil, diyenler için de yine müthiş bir mülksüzleşme söz konusudur.

kimi psikanalizciler psyche'i iki şık arasında değerlendirmişlerdir;

1-) agnoisse, angst, angwish veya boğuntu, yürek sıkışması .

2-) gam..

birincisi, insanın matem özelliğini yitirdiğinde ortaya çıkan, ben ne hâldeyim, nerelere gideyim, hayatım orjinal mi ? bataklığına saplanmasıdır ki, sonu iflah olmaz ergen romantizmidir. İleriki yaşlarda da tezahür ederse, insanı mal derecesine indirir. indirir indirmesine ama  boş işler sorumlusu olduğunu bilmeden, aslolan gamı( hüznü ) ıskalayan insanlar, dünyaya karşı savaş hâlinde oldukları avuntusuyla hayatlarını mahvederler.

ikincisi, erişilmesi zor olan bir hüviyettir. gerekli olan gamın dışına çıkılması, en nihayetinde depresyona kadar gideceğinden, denge unsuru olarak gamın umutla olan paralel ilişkisi de göz önünde bulundurulmalı.

erkan oğur da, türkülerin kahir ekseriyetle yakaladığı gam bilincinin zamanımızdaki , belki de en değişik temsilcisidir.


29 Mayıs 2012 Salı

ins

sana bir şey deyim mi ?
ya da boşver, kalsın
veya içimde kalmasın
 reel değilsin

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Cümle içinde

bir savurganlık kuma saplanıyor
tereddüt bahçesinde ahalinin
bellek yitiyor ve yitiyor külliyat
savrulup gidiyoruz güvendiğimiz, yaslandığımız dağlardan
seferberlik emri çıktı, erimiş saatler başkanlığından
sadâkatimize saplandı küskün bir ahtapot
öfke,  
dikenli teller batacak yarının ayaklarına
yitiyorsun amaçsız baharlardan
kuşluk vakti helyum orduları
ferahlatıcı
ama asparagas haberler yayılmış umut üzerine
zorluklar vahaya, temenniler ledün'e...

Baştan say

cisimleşmemiş bir karanfil filizlenir
körlük payitahtında
düşünce otu biter
meczupların komuta merkezlerinde
elif , lam, mim yeniden mânâ kazanır
hayat, lirik bir dramadır adeta
farisi diline vâkıf eşsiz martılara
başıboşluk zamanlarında sükûn eder
his
vehim atını sürer
sözde duyarlılık makâmına
pencere kenarında iki kara kıta bülbülü
düşer hasır seccadeye
buradan giden de işte şurada
 ' hayat devam ediyor '  der, teyit edilmiş söğüt yaprakları
hayat, öğütür zindanda kalanları


14 Mayıs 2012 Pazartesi

isar

isar anlayıp hazmedilseydi, elitist olmak için bu kadar debenilmez ve çoğu şey çok daha farklı ve iyi olurdu.