28 Şubat 2012 Salı

Sebeb-i Telif


İsmet Özel'e sordum batı tandanslı ideolji mağduriyeti dedi. İsmet Özel'in görüşlerine olaylara ırk tandanslı bakışından dolayı katılmasam da, şair yönü zirve noktalarındandır. Sebeb-i telif de bugünkü hâlimizin alegorik göndermelerle dolu ultrasonu. Bir şiir düşünelim, ihtivası bugünkü modernitenin basmakalıp bize dayattığı ögelerin harmanlanması ve en nihayetinde bizi bize anlatan bir ayna olsun. O aynaya baktığımda, benden başka her şeyi görüyorum. Evet, "  başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız. " Evet, " düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz. " ve evet " idam mangasındayız. "

 Kant, numenler ve fenomenler dünyasının imgesini örseleyen Almanların anti-reformist otlakçısı. Ahlâk konusunda da diğer ardıllarının aksine içini çok daha fazla dökmüş bir düşünür. Batı düşünce sisteminin Kant'tan anladığı da ahlâk değil, felsefeyi nalıncı keseri misali kendine yontmuş olduğu savı. İsmet özel de bu şiirde, bu noktaya değinerek, ahlâkın içerimizde yer edinmeden öte yaşamsal bir imge olması gerektiği düşüncesini, her şeyi "izm " lerden almamız istenirken, bir yerde tıkanacağımızdan dem vurarak, idam mangasında olduğumuzu belirtiyor ki, Onun dediği gibi " yasa mı * ? " sonrasında da hesaplar tutmuyor elbette...  
Yine " Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız. " 
başkaları yüzünden kendimizi tanımıyoruz, " sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz. " 
evet, " başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız. " ve sonrasında " yenik düşenlerle aynı kışlakta oluyoruz. " 
herbirimizin adı dilsiz  mi acaba ? 

bilemedim...

Michel Foucault


İktidar hakkındaki betimlemeleri, hapishâne, delilik ve cinsellik üzerine saptalamalarıyla, cevap vermekten çok soru soran bir düşünür olsa da, konulara olan bâriz hâkimiyetiyle, Deleuze'den daha karmaşık bir düzen sorgulayıcı. Marksist sistemin eleştirisini de yapar, kapitalist sistemin de. Her türlü iktidar arayışını eleştirir, ama sonuç dersen, ben soru sormakla mükellefim, benim amacım entelektüel çevrelerin gerçek işlevi olan, her zaman daha nicesini sormak ve iktidarla düşünürler arasındaki ünsiyet yerine, iktidar ile düşünür arasındaki ince çizgiyi korumak der. Toplumdaki en hassas konuları irdeler, hapishâne ve cezâ sistemini eleştirir, cinsellik konusunda Freud'a dirseğini yalatır, psikanalizin yeni bir dal olmadığını belirtir, cinsellik konusunda aslında kendisi de dağınık ve kroşe yemiş bir hâldedir, ama illa tarihsel süreci, diyalektiği, epistemolojik kaygıları kullanmıyorum veya az kullanıyorum dese de kullanır. Bentham'ın paranoyak düşünceleri hakkında enfes saptamaları vardır. panaptikon yönteminin Amerika'daki bazı hapishanelerde kullanıldığını düşünür ve Bentham mı manyak, yoksa âkil insanlar mı der. Anlayacağınız durmadan soru sorar. Düşünürlerin de asıl amacının soru sormak olduğuna kânidir.

Machiavelli'nin prensi mi, Machiavelli'yi kral yapan soytarı düzen mi ?

Machiavelli üzerinden adalet eleştirisi fuko'ya göre, insanların bir iktidara karşı itaatkâr olma özlemidir. Herkes Machiavelli'nin güçlüden yana olan siyasî marazalarını eleştirir, ama gel görelim, iktidarların tümü Machiavelli'nin prensiplerinden yararlanır. fuko, bu konuyu da atlamamıştır. Machiavelli, belâ bir insandır, ama tikel veya tümel iktidar arayışı, deliliğin tarihine ve Machiavelli'nin düşüncelerine denk düşmektedir. Nasıl adamsınız lan ? fuko, sen de farklı değilsin.

Dahası fuko, psikologları deliliğe övgü düzüyor diye çileden çıkartmıştır. Hâlbuki, hapishâne sisteminde olduğu gibi, fuko'ya göre, insanın psikolojik buhranları da sistemin işleyişinin ortaya çıkardığı yanlışlardır.  Sen suç işleyene, gideceğin yer burası dersen, insan da mücrim olmadan gideceği yeri bilir, ona göre kendine çeki düzen vermeyerek, o suçu işler. Tabii fuko yine abartmıştır. Her suçun cezâsı mutlaka olmalıdır. İnsanların men edileceği şeyler bellidir, eğer insanlar ikrah edilmezse, o toplumda elbette anarşi doğar. Bu da fuko'nun görüşlerine antitez olsun. Bana bu fırsatı verdiğin için, teşekkür ederim fuko. ( Tabii sen göremeyeceksin )

Fuko'nun cinsellik konusundaki kendisine göre engin, bana göre saçma fikirleriyse, fuko'nun üzerinde yoğun mesai harcadığı bir alan. Fuko'ya göre cinsellik baskı altındadır. Hıristiyan öğretisinde olduğu gibi, öncesinde de tek bir elden yönetilen iktidarların cinselliği baskı altında tuttuğunu, bu yüzden de cinselliğin bu kadar aleni bir istek hâline geldiğini belirtirken, bizi yine ters köşeye yatırarak, aslında dine dayalı devletlerin ( önceki batı devletlerini kastediyor ) cinselliği el altından desteklediğini öne sürmüştür. Gördüğünüz üzre, fuko'ya göre her şey müphem..

Fuko işte böyle enteresan bir insandır. Ülkesindeki bağnaz düşünürlerden rahatsızdır, marksizmin çanak yalayıcılarından rahatsızdır, ondan rahatsızdır, bundan rahatsızdır, bana göre kendisi de kendisinden rahatsızdı.




26 Şubat 2012 Pazar

Turgut Uyar


Bana her zaman Ankara tenâkuzunu ( çelişkisini ) hatırlatan, kent mağduru, şiirleriyle şehir havasını veren, kendi kalbini ortaya sunmuş şair. Kalbi açığa vurmak her zaman tercih edilen bir şiar değil; insanın aslında en mahrem yeri olan kalbini, enfes ve zekâ dolu metaforlarla bize miras bırakan Uyar'ı, yine kendi dizeleriyle ve yine şu anda tüm anarşist duygularımla selamlıyorum.

Uyar'ın dizeleri benim için, " gece demir köprülerden geçmiş tren ", derinlik sarhoşluğu, tâ kökünden hayatı tanımamı pekiştiren modern insan sentezidir. O sentez her zaman bu kadar yalın, insanlara aksettirilmemiş.

Beş Şehir


Onur Ünlü'nün yönetmenliğine imtisal eyledim. Müsait bir zamanına denk gelirsem, kendisinden aşkı ve ölümü, hayatı dinlemek istiyorum. Onur Ünlü, aşkı ve ölümü anlatırken, olan izleyiciye oluyor. Aşkı bir güzel acıyla yoğruyor, o da yetmezmiş gibi ölümü de üzerine serpiştiriyor, filmlerini izlerken bize de tebzîr ( israf etme ) fırsatı kalmıyor. Heidegger yaşasaydı Onur Ünlü'yü diline düşürürdü. Yok yok o kadar da uzun boylu değil; ölüm konusunu bir gözden geçirirdiniz ama. Sen şevket ve muhayyel kedisinin diline heidegger'i düşürdün ya, o da seni sevgiyle anardı, merak etme. Aydın, osman, şevket ve kedisi, dilek, en nihayetinde tevfik öğretmen; hepsinin beslendikleri ana trafo, sevgi ve acı.

özet, spoiler da diyoolar;

Aydın : Nevrotik kişiliğiyle âşık olduğunu farzediyor, saatini takıntıya göre ayarlıyor, saatini takıntıya göre ayarladığı için, saati gibi feleği de şaşıyor. Karşı cinsin ilgisini çekmek adına küçülüyor. Şekercide çalışan kızı kafasında sorgularken gönlüne nazar etmiyor; finalde ne kadar arıza birisi olduğu meydana çıkıyor.

 Osman : işte, mâsumane duyguların kaynağı saflık. Osman küçücük hâliyle seviyor, ağır hasta olduğunu, yâni sonunu düşünmüyor. Arkadaşı da her şımarık çocuk gibi, osman'ı iplemiyor. Film, bir yerde ayrı hikâyelerden mi oluşuyor derken, her şey iç içe geçiyor ve Onur Ünlü hangi hâlet-i ruhiye ile bu filmleri kaleme alıyor ?

Şevket : Geldik, zurnanın zırt dediği karaktere. Nereden başlayalım ki, bu karakteri anlatmak çok zor, belki de lâf-ü güzaf olur bu karakteri aksettirmeye çalışmak. Şevket acılarla tecrübe edilmesine rağmen bir ihtimal âşık oluyor. Ölümün nefesini hissedebilmek için belki de. Silahı da hazır ve nazır. Gerçeklerle şaka olmaz esprisini yaşadığı için, sevdiği kişi de onun bir eşi nerede ise. Kendisi de ölümcül hasta, sevdiği de. Kendisinin yakınları ahirete intikal etmiş, pek yakında sevdiğin de.... efdal olanı filmi izlemek.

Dilek : Duygusuz diye küfürlere mazhar olurken, duygusuz olmadığı anlaşılıyor. Kendisine küfür edenler de varsa, küfürleri boşa gidiyor böylece. Şiir yazanın şakası olmaz lafını şevket'ten duyuyor, " sırf senin hayatın mı acı ? " sözünü söylemesinin altında yatan gerçekler, sonradan anlaşılıyor.

Tevfik Öğretmen : Onur Ünlü adamı hem kâtil yapar, hem de âşık. Alın size tevfik öğretmen; adam kızına mı karalar bağlasın, şerefsiz kardeşi ve eşine mi ? sonu böyle olmalı diyemiyor insan. Çünkü, söz konusu Onur Ünlü olunca insana sûkut düşüyor. 

 ------------------------------------------------------------------------------------------ 
vakti zamanında filmi izlediğimde böyle şeyler yazmışım; daha da ileri gidersem bu film bir Turgut Uyar şiiridir. 

22 Şubat 2012 Çarşamba

Martin Scorsese



Papas olma saikiyle yola çıkmış bir yönetmenin sineması da skolastik bir sinema dili ve cam kenarında bekleyen, sulanmamış süs muhtevasıyla saksıya benzemekteydi. Fazlaca bâdireden sonra scorsese, New York'un çinçin mahellesinden Taxi Driver'la faşizan ve teokrasi tenasühünden, ( şimdi buna reenkarne diyorlar. reenkarne yoktur, hayata tapıp, ölümden korkma vardır. ) cinnet hâlinin kaotik atmosferle sentezini yaparak, kendisini kitlelere tanıttı ama Amerikan popüler kültürünün en fazla yozlaştırdığı yönetmenlerden de birisi olarak, tüm New York torbacılarını sukut-u hayâle uğratmış oldu. Sinemada bağımsız sinemaya bulaşıp da hollywood'un cilâlı yanına gark olan her yönetmen gibi, kendini narkoz sarmalına bırakırken, ben bir uyuşturucu müptelasıyım deyivermesi uzun sürmedi. En büyük şansı, Robert De Niro'ydu; kendisi de Robert'ın en büyük şansı. Raging Bull'daki ortaklık bunun en müşahhas örneği.  
Kim derdi ki, Martin gettodan çıkarak sinema san'atına yön verecek? Kissinger bile bu kadar ileri görüşlü değildi. 

Scorsese'yi amerikan kültüründen ayrı olarak değerlendirmek, abesle iştigal olsa da, son demlerini oynayan insan tahlilini sinemaya yansıtanlar arasında önemli bir yer tutmaktadır.  

Düşlerimde, bir silah mekanizması yapmak var, zamanı gelince ben de kirlenmiş dünyanın Don Kişotu olarak Travis gibi kimsenin canına yakmak istemiyorum ama şerefsiz insanları ikrah etmek de hiç fenâ olmaz.. İnternet manyolojisinde Scorsese hakkında gerekli bilgileri edinebilirsiniz, Ben ise bilinmeyen yönlerini ve sinemasının muğlak tarafını sizinle paylaşmak istiyorum; :)
maddeler halinde yazarak sizi tiksindirirsem;

1-) Scorsese her filminde İncil'den pasajlar sunmaktadır. Raging bull ve Taxi driver filmindeki karakterlerin batışı ve kendi içlerinde yaşattıkları kurtarıcı rolleri dikkate değer.

2-) Skolastik hristiyan felsefesinin mağduru olan insanların ruhsal bunalımlarına karşı, pozitif ritüelleri tercih etmeleri bir başka scorsese mantığı 

3-) Protagonistlerin su faturalarını hep cezaya bırakmaları .  

4-) New york gangs filminde ve her filminde şiddeti içselleştirmesi, aynı zamanda öldürmenin gerekliliği.

5-) Gizli pagan semboller . Yok ulan öyle bir şey ...  

Scorsese mantığı, unutulmuş ve söz hakkı olmayan insanların yaşamsal (hep sal yazmak istemişimdir :) ) tercihlerinin niye öyle olduğu ve esasında unutulmuş insanların her ne olursa olsun özgür oldukları. 
Filmlerindeki vurdumduymazlık da bu gerçeğe işaret ediyor.  

Lafı uzatmadan, Scorsese bir William James ya da Ahmed Hamdi Tanpınar'dır. Yâni, düz mantıkla irdelenmemesi icabeder.  


20 Şubat 2012 Pazartesi

Özlem

İnsan da aslında herkes niceliğine sahiptir. Tüm insanlara istisnasız beş özellik verilmiştir; bunlar : Kalp, ruh, sır , hafi ve ahvâdır. Âlimler, bu beşine de kısaca ruh demişlerdir. İnsana ait olan özelliklerin duyguyla hemhâl olması ya nefsani olarak göreceye dahil oluyor ya da ruh tarafından mahfuz altına alınarak, kirletilmiyor. Özlem de kirletilmemiş duygulardan biri. Ben bugünlerde bu hâlin en dibini gördüm.

16 Şubat 2012 Perşembe

İncir














Deli gömleğini çoktan giydim
frenk incirlerinin kökleriyle buluştuğu 
sırça karanlıklar bataklığında 
bir sahra kaplanı geldi ebrûlî seccadesiyle 
şimal tarafıma, füzeyle çizilmiş harita ağzında 
sekiz parmaklı insanlar tevellüd etti 
modernist medresenin, girilmez ibâreli 
arka sokağında 
ar aylarında bir umacı 
vetireler, insan diyalektiği, bilinebilirlik üzerine 
imbikten geçirdiler eski yananları 
teşneler 
mevlânâ sırtında bir cenazeye eşlik ettiler 
beneksiz itler, oklu kirpikler, yitik atlar 
ben ve onlar 
galiz kahkahalara teşrif ettiler 
dâvudi bir vaveyla koptu arzın merkezinden 
umman toğrağa aktı 
insandaki huysuz ve katı 
gün gelecek canımın içi 
filistin incirleri de isyan edecek 
kan geldikçe burnundan şerefsizin
pamuk insanlar da gülecek  

Lars Von Trier


Bergman'ın yamağı olmayı tabula rasa yöntemiyle denemiş, soğuk iklim mağduru, ruhu bilmediğinden soğukluğu filmlerine tebelleş etmiş ve Michael jackson kadar beyazlaşmış bir yönetmen olan Trier'e, kısaca Bergman senin dengin değil demek istiyorum. Bu tarz, rus entelijansiyasının tekevvünü (doğuşu) için çırpınan zamanın rus çarlarının durumu gibi absürd ve bir o kadar yararlı şeylerin peyda olmasına neden olan bir saik. Taklid, mukallide vurduğu sürece ses çıkaran bir edimdir.  Gerçekten taklid edilmesi gereken Bergman'ı acaba Trier mi incilvâri bir çelişki yumağında taklid etmeliydi ? çözsem istihbarat elemanı olurdum, bana ne lan ! tamam, tamam bana ne değil; olayı çözmeye uğraşalım; ilk önce sugra:( tez de diyorlar) Bergman; Dostoyevski, Tolstoy  ve Gogol'un yandan yemiş hâlidir. Yâni, arayışı filmlerinde içselleştirir.  O kadar tanrı diyalektiği yapar ki, işte skolastik hristiyan öğretisi de budur.  Biz neyiz, biz kaç kişiyiz, insan ilah olamaz (ki), e bizi niye kandırdılar ? gibi...  Trier de Bergman'a bu soruları ma'nen sorarak Dogville gibi bana göre fazlasıyla taklidçi bir filme imza atmıştır.

Şimdi ben şiir yazacak olsam, Orhan veli'yi taklid etmem.  Bunun kibirle alâkası yok; Orhan veli, birkaç romantik şair gibi fazlaca şişirilmiş bir balondur. Split brain vakası. istemsiz hareket gibi yani. Trier n'apmış, kendisine Bergman'ı lâyık görmüş. höst deve !!! Yalnız, Trier birkaç noktada kırmızı işıkta geçen porsche motoru takılmış fiat gibidir. ( alın size güncel espri, engin ardıç'a dönmeyim de :) ) Bunu ünlü üçlemesi goldheart'ta görebiliriz. 

Goldheart; sımsıkı sıkı sıkı sıkı sıkılmadan sar beni girdabının tezahürüdür. Teatral ögeler, bilmeceler, bir oyuncunun göz kırpması için 30 dakika, ama teatral sinemanın bana göre son dönemdeki yüz aklarındandır. E niye eleştirdin hödük diyenler için . " eleştiri bağnaz bir hücum silahıdır" sözü
kulaklarımıza küpe olsun . Bu filmlerinde, boş bir dairenin etrafında kendi başarısızlığını gözler önüne seren insanlar, batı toplumunu ihtiva etmektedir ve  Trier de bunu başarıyla aksettirebilmiştir.

Son filmi bir bardak suda Aziz yıldırım'ı içeri attırdığı  ve Dücane o konuya değinip, olayı estetikle açıklayabileceği için, topa girmiyorum. :)

Cemaat


Lafı uzatmadan çok kısa bir şey belirteceğim; Dünyayla ilişkisi ahiretten daha fazla olan hiçbir cemaat sonunda felaha kavuşamaz. Muvazene dediğin, yatırımının faydalı olana yönlenmesidir. Bir gruba derdi güç olan insanlar sızıyorsa, o sızıntı sonunda o cemaati taşırır. Samimi insanlar, bu konu hakkında tepkilerini gösterebilmeliler.

Son Dönemdeki Siyasî Manzara

İktidar olma hevesi, batı uygarlığının doğa ile ilgili tasavvurunun Descartes mantığıyla ve pozitivist itelemesiyle yaşamsal oyuncaklarından biri. Bu nedenle, insan hırsının kendi düşüncesine ve mühendisliğine boyun eğdirme güdüsünü öteleyecek ilaç bulmak şimdiki nizamda oldukça zor. İnsanın deneysel uygarlığı bir düşünürün dediği gibi, eğer güç elindeyse toplumun refahı için ahlâkı bile hiçe sayan bir sistem. Bu ihatayla gücü elinde bulunduran kesimin, o noktaya gelirken çektikleri riyazet son kertede istidraça tekabül ediyor.

Türkiye'de batının istediği statükocu refleks, MİT olayında görüldüğü üzre, tam da bu noktada statükonun ve dayatmacı sistemin rol kapma arayışıyla aynı düzlemde ele alınmalı.

Yıllarca sistem tarafından hiç mertebesine iliştirmek istenen, statüko tarafından ruhsal ve bedensel şiddete mâruz kalmış insanların, teati yerine, güç için önüne gelen herkesi potansiyel muhalefet olarak görmesi, tarihle beraber bilinçaltımızda bir bunalım olarak tezahür ediyor.

Hiçbir güç odağı elinde bulunan gücü esasında paylaşmak istemez ya da o gücü paylaşıyor gibi görünerek , yanında durduğu varsayılan cemaati veya kişileri faydalı bir imge olarak sırtını sıvazlar, iş menfaati paylaşma noktasına gelince de samimiyetin yerini ara yol olarak, kavga alır.

Samimiyet projektörü olmak tabii ki kimsenin harcı değil; ama kavga noktasına gelmeden yapılacak daha çok şey var. Bunlardan ilki sosyal adelet ve statükocu refleksleri etkisiz hâle getirmek, bu yapılmazsa o bitmeyen statüko gereksiz kavgalardan rant sağlar ve olan yine samimi insanlara ve toplumun bir kesimine olur.

Çok uzatmadan, bu konu hakkında sayfalarca yazı yazılabileceğini belirterek, hani dünyâdan bir şey götüremiyorsun ya, bence güç arayışından önce adaleti götürebilirsin...

Costa Gavras


Çok romantik, bayağı bir devrimci, azıcık Aristo ve Schelling'in hırsını almış, apolitik zamanımızda çözülebilmesi zor bir yönetmendir. Filmlerinde muhalı imkânlı kılmak ister. Son İmparator'u izlemişseniz Bernardo Bertolucci'nin patriarkal ( ataerkil ) filmi gibi çok sert bir tarzı vardır. Filmi izledim, nasıl sert denilebilir, işin aslı çaktırmadan vurabilmektir.

Filmleri sosyolojik açıdan, Derrida'nın nihilizmiyle, Marx'ın şiddeti arasında vapurla Üsküdar'a gitmeye benzer.

Ünlü üçlemesi de bu saikin metaforudur.

Z filminde özellikle insani yaklaşımları, çığırtkanlık yapmadan toplumların yönlendirilmesini çağrıştırır. Yâni, bizim dangalak romantik san'atçılarımızın yapamadığını yapabilen bir yönetmendi(r). Bizim bazı san'atçılarımızın hiç umrunda olmadıkları hâlde müptelası oldukları diskur yalanına sahicilikle cevap vermiştir. Son olarak bunu Rutkay Aziz örneğinde görmüştük. İnanmadığı bir sosyal devrimi yapmacık ağızla dillendirmek, ancak bizim romantik yalancılarımıza mahsus. Gavras'ı mutlaka izlemiştir ama izlemek agah olmayı getirmiyorsa, hiç izlenmesin daha iyi.

 

Emir Kusturica

 Bir toplum düşünün, manavda muzun tahakkümü altında unutulan meyveler gibi bazı insanlar unutulsun, bir tahakküm tahayyül edin, eğitim tornasında ve resmi ideoloji altında, değersiz bilgilerin değerli bilgilerin önüne geçtiği bir ortamda, bir insan kimliğini unutarak kendini sırp gibi hissetsin. Türkiye gibi değil mi ? Doğu Almanya, Amerika ve Küba gibi ha *?
 
O torna ve tahakkümde kimliğini sırla yoğurmak en nihayetinde insanı ideolojinin hamisi yapabilir. Kusturica tam da bu kategoride san'at mağduru. Mağdur diyorum, san'atı ironik olarak colin mcrea'nin en reaksiyoner pilot olarak yarış arabasına hükmetmesine benzemektedir. Aydınlanma çağı ve fransız ihtilâlinden sonra milliyetçilik tavan yaparken en milliyetçi milletlerden biri de hiç kuşkusuz sırplar olmuştur. Bu coğrafyada talihsiz bir kişi olarak kusturica doğar, sonrası iyi filmler, mülhem san'atta orwellvari bayrak taşımalar; yâni, hayatın, hayâllerin ve gerçeğin ironiyle hemderd olması..

Çingeneler Zamanı, Arizona Dream, Underground,  
crna macka beli macor;   

Çingeneler zamanı, nasreddin hoca'nın mugalataya karşı sarkastik olmayan ama vurucu hikâyelerine benzer. İşin içinde halk vardır. Atasözü gibidir. Ama, avamın havas olduğu sanılan insanlara karşı dozajı sağlam bir filmidir. Avam kokar ama avam değil, san'attır. gerçek san'at. Tolstoy'u hatırladınız değil mi ? Tolstoy'un eserlerindeki naiflik ve halkı anlatan ama zülfikar gibi keskin cevapları, arayışları, kusturica sinemasına az da olsa benzemektedir. Karakterler  sıradandır, umutları kocaman. Aykut kocaman gibi yâni. 

Hayatı sıradanlaştırır aslında. Hayat sıradan değildir; lakin /( lakin dedim n'oldu) toplumlara dayatılan sıradan olup, mutsuz olun düsturu.. İnsanlar mutlu da olabilir. Bu elitist manyakların niye zoruna gidiyor ki :) benim gözümde ( gözümü seveyim) böyle bir filmdir çingeneler zamanı. vur patlasın anasını....  
Arizona dream, Underground, crna macka beli macor ise tutkaldır. Dosto'nun ve kazai'nin ilk eserlerinin üzerine bir şey katmaları gibi. Yine halk, yine suyu arayan suriye ( buraya gülücük gelecek) Yine, gizli yapılanmalar  ( buraya hem ironi, hem de gülücek gelecek ) çağrışım olarak efenim... ( buraya daha gelen olmadı)  boyle'u hatırladık di mi ? welles'i, olabilir mi ? çaktırmadan sustalılıyla adam deşmek gibi.    

Yoldaşlarım, kusturica iyi bir yönetmendir. kuşkum yok... benim canımı sıkan nokta; kemalist insanları andırmasıdır. Tabii üst düzey cumhuriyet san'atçılarını ( vardır mutlaka ) :) 
Kimliğini  reddederken, başka muhitten insanları müdafaa ederek, bosnalıları hiç hatırlamaz. 
  
sanki Kusturica'nın umrunda da...