31 Mart 2012 Cumartesi

pierre felix bourdieu

Bu sosyologun zamanında Martin amcasının dediği gibi "bir hayâli vardı", bunu da habitus kavramıyla açıkladı. habitusun anlamı sınıf olsa da, Bourdieu burada kültürün ve uhbuşe ( türlü kabilelerden meydana gelen topluluk ) kentleşmenin ortaya çıkardığı bir bağdan sözetmekte. İnsanlar aldığı eğitimle bir şeylere yatkınlık duyar. Buna bir nevi toplumsal ahlâk da diyebiliriz. Yine insan çevresinden edindiği görgü ve kurallarla bir olay karşısında safını belli eder. Bourdieu bunu da Doxa kavramıyla açıklamıştır. yâni menfi ya da müspet kişinin bir olay karşısında aldığı tutum habitus diskuruna göre safını belli etmesiyse, bu da Doxa'yı doğrumaktadır. Doxa kavramını haşiye edecek olursak; taraftarlık ya da sabitfikirlilik veyâhut bir şeye aidiyet duygusu babında şiddetle bağlanmaktır.  Misâl, Kemalist bir toplumda büyüyen insan, kendisinin kontrolünü aldığı eğitimle beraber körü körüne başkasına devretmişse, bu Doxa'dır.    
 
Bourdieu'nun söylemleri okunduğunda sıkıntılı bir insan olduğu açıkça anlaşılıyor. Bourdieu bir şeylerin değişebilmesi için, benzerlerinden farklı olarak aktivist kimliğini de öne çıkaran bir sosyolog. Toplum analizcilerinin düştüğü en büyük yanılgı, ortaya bir kavram sunup, kavramları üzerinden dönen tartışmalarda öğretici olacaklarına, kavramları kendileri ortaya sunmamış gibi asistan olmayı yeğlemeleridir. Bourdieu'nun farkı, Habitus kavramında açıkladığı üzre, eğer sınıfların derdi çevrelerinden aldıkları kültürse ve o kültürle dillerini oluşturuyorlarsa, toplumun işlevsel ve tekdüzelikten kurtularak, yeni bir söylem geliştirip, birbirlerini anlaması için, aktivist olması gerekliliği tezi ve yaşantısıdır.

Bunun dışında bugün Türkiye'de insanları tanımadan çare üretmeye çalışan sözde aydınların, arada sırada Bourdiue'nun yaşantısına gözatmaları gerekmektedir.

27 Mart 2012 Salı

Good Bye Lenin


Yann Tiersen'in müziklerini yaptığı en iyi filmlerden. Good Bye Lenin gerçek anlamda çok anneci bir film. Hayatta bu kadar karşılıksız seven tartışmasız sadece annedir. Bu durum, hangi coğrafyada olursa olsun değişmiyor. İster Kenya'da, isterse Almanya'da. Bollinger sosyalist Doğu Almanya'yı filmden önce tahlil edersek, bir toplum düşünün sınırın bir tarafı bikem ( güzel, körpe kız gibi bir şey )mahiyetinde, bir tarafı da olimpiyat oyunlarında sporcusunu cinsiyet değişikliğine itecek kadar erilleştiren dayatmacı sosyalist. Devam ederek, teemmül edelim, bir tarafı  refah içinde ( en azından öyle gözüküyor ), bir tarafı da muhayyilesini tek bir zümreye terketmiş. İşte bu tahlilin sönük tarafında bulunan bir annenin uğrunda, çocuklarının annnesinin muhayyilesini süslemesini anlatan, samimiyeti tavan yapmış, mizah kalitesi de yerinde iç gıcıklayıcı bir film.

Good Bye Lenin, oyunculukları sniper tadında hayatı rahatlıkla vurabilen, sistemin terkibini de slogan atmadan ve sıkmadan anlatan, keyifle izlenebilecek filmlerden. Hayatta insan herkes için bir şey yapar da, annesini bazen rafa kaldırır. Çünkü, sevgi şımarıklığın yoldaşıdır. Bu filmde bir çocuğun annesi için yaptığı sevimli fedâkarlıklar, son sahneyle ya ölümsüzleşir ya da yerle bir olur.

Wolfgang Becker, bir daha böyle bir film yapmak istese herhâlde yapamaz.

Annenin gönlündeki ülke belki de yıkılmamıştır. Realizm mi, Ütopya mı ?

Becker'e göre her ikisi de.

26 Mart 2012 Pazartesi

Gidiyorum Bu

Vakti zamanında yazılmıştır;

Son zamanlarda elime geçen en sıradışı şiir kitabı. Yunus Emre büyük şairmiş, Beş şehir filminde şevket karakterinin söylediği biçimde. Ah muhsin Ünlü de büyük şairmiş, çaktırmayın. İnternet ortamında şiirlerini tanıma fırsatı elde etmiştik, kitap olunca, o ağaç kokusunu duyunca, daha beter vuruyor dizeleri. senagalliler dâhil. Şiirle tasadduk edebilmek kolay değil; bu şiirlerle gönlünü ortaya koymuş. Evet şair ulan bu, Freud diye bir şey yoktur.

" Biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
Annem beni hep çok sevdi, kız gördü mü ağlıyorum
modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum
mıknatıssız bir pusula olarak "

---------------------------------

" Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek güzelim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak. "
 -----------------------------------
Muhsin ÜNLÜ ( Onur Ünlü ) bu dönem şiirlerinde, yaşamsal debdebelere, imgelere saplanan toplumlara göndermede bulunmuş. Neşe olmadan sevgiyi betimlemiş. Fear and Trembling ( Frygt og beaven) kitabı Soren Kierkegaard'ın düşünsel eylemlerine öncülük ettiği gibi, muhsin ünlü de korku ve titreme hâlini, şiirlerinde alışılmışın dışında bir yol izleyerek okuyucuya aksettirmiş.

Freud diye bir şey yoktur evet, Das Capital kadar ince ( çok kalın ) şiirleri Muhsin Ünlü'nün. İşte hârikulâde cumhuriyetimiz. ( tabii tabii )

İşte toplumun şizofreni atmosferi, Freud diye bir şey yoktur, belli etmeyelim.

Holodomor diye bir şey var ama Ukrayna güçsüz. ( Rusya yalancı )

Cumhuriyet diye bir şey var, Muhsin Ünlü sahici.

Andrei Tarkovsky


Tarkovsky sineması, Cinnet hâlinin üst perdeden ve de san'at fiilinden, ve tabii ki bunalım girdabından sıyrılma raddesinden, kalplerin keşfi için yola çıkılmış, bu hassâlarda yol alırken, zamanın Rus hükümeti tarafından sansür uygulanmış, ama bazı filmlerini eleştirmenlerin anlamayıp, avam bir temizlikçinin filmi anlayıp, anlamayan san'at âşıklarına verdiği cevap neticesinde, Tarkovsky'nin o temizlikçiye hak vermesi gibi, halk için yapılmış ama san'ata mündemiç görsel bir başkaldırıdır.

Andrey Rublev, ve Ayna ( zerkalo) filminde Tarkovsky, ehil sanatkârın Çehov nisbetinde, Faşist ve Komünist ve bunların mukâbili kapitalist düzende, san'atı insanlar için yapıp, insanların zor idrak edeceği türden anlatarak, popülizmin hışmına ve ızdırabına uğramıştır. ( Şimdi TDK buna ıstırap gârabetini lâyık görmüş, bunlar arapça'dan bî'haber oldukları için, böyle bir yanlışın altına imza atmışlar. kapan parantez kapan)

Hassaten Tarkovsky sineması bağımsız yönetmenlerce taklid edilen en önemli sinema anlayışıdır.

ve bu dertten muzdarip ( bunu da mustarip yapmışlar ) ülkemiz yönetmenleri tarafından ne yazık ki iğdiş edilmiştir.

Herkesin sinema anlayışı kendine, ilk önce bizim yönetmenlerimiz kendi ekollerini oluşturmalıdır.
Tarkovsky kendine Tarkovskydi.

Mihrimah Sultan Camii


Çeşitli râvilerden türlü rivayetleri olsa da, ayrıyeten üniversitelinin çimde oturma merakı kadar ilgi çekmeyecek bir konuysa da, Üsküdar'da bulunan mihrimah sultan camii Mimar Sinan'ın zirve eserlerindendir. Üsküdar'a mânâ katıp, maddeden çıkışı simgeleyen camii, Mimar Sinan'ın Mihrimah sultana duyduğu aşkın istidlali olarak vücuda geldiği varsayımlarını da beraberinde getirir. Bu ihtimal bir efsane olasılığı olması yüksek, dilden dola dolaşan bir hikâyedir. Genel kanı İstanbul'daki aynı adlı iki camiinin de ısmarlama olduğu yönündedir. Bu mihrimah Sultanın ne kadar ileri görüşlü olduğunun kanıtı niteliğinde; yâni sen ay ve güneş ismini Mihrimahla bütünleştir, Mimar Sinan da iki camiiyi öyle tasarlayıp, inşaa ettirsin ki, bir camiide güneş doğsun, diğer camiide ay batsın. Tabii ki Mihrimah Sultanın böyle bir telkini olmamıştır herhâlde, ya da olmuştur, bilemedim. Ama, büyük Mimar beyninin thalamusunu Mihrimah sultanın medullasına kenetlediğinden, ortaya çıkan sonuç mükemmel olmuş. Beyinler arası mutabakat ancak bu kadar şahane olur. Mihrimah Sultan şanslı bir insanmış ki, Mimar Sinan'la aynı devirde yaşamış.

24 Mart 2012 Cumartesi

Rainer Maria Rilke

Karanlık ortamlarda okunmaması gereken bu şairin, ruh dünyasını vize almadan gezmesinin altında yatan nedenin altında kaldım, kalkmak için de uğraşmadım. Bazı eserler ya da edebî alegoriler, hacimli bir kitabın yapamadığını yaparak, anlatılmak istenen şeye veya hislere vasıtasız tercüme oluyor. Rilke'nin üslûbu, kasvetin ışıkla hemhâl olması gibi, sıkıntı içinde sude olan kelimeleri açığa çıkararak, esasında insanın üzerinden büyük bir yükü alıyor.

" insanların sözlerinden çok endişe duyuyorum,
her şeyi ayan beyan söylüyorlar
bu köpek ve şu evdir
ve başlangıç burada, bitiş de şurada. "

----------------------------------------------------

Yukarıdaki dizeleri Rilke'den başkası, başka bir şekilde anlatmaya kalksa, herhâlde yokuş çıkan eşeğin üstüne fazladan bir yük koymak gibi, bir yerde tıkanıp kalır. İşte bazı şeyleri / dizeleri şerh etmek, o kadar malayani olur ki, arife tarif gerekmemeli.

" Nasıl duyar, filizlenen bir incir ağacı seni
 yücelerde ay ışırken. "

18 Mart 2012 Pazar

Varsayalım Tahir Abi

Varsayalım tahir abi, başka bir âlemdeyiz, hiçbirimiz ideoloji mağduru olmamış, kalıplara sıkıştırılmamış ve heyulalar peşinde koşmuyoruz. Duru bir saflık içinde, muhakeme yeteneğimizi kaybetmememişiz. Varsayalım tahir abi, şenaat kıskacından bertaraf olmuşuz. Bizi tek tip insan modeline indirgeyen ve aslımızı unutmamızı telkin eden arayışlar, aslında hayâlimizde canlandırdığımız bir yansımaymış. Varsayalım tahir abi, efendimizi her zaman hatırlıyoruz, keşmekeş ve rol tasavvurlarının yerini samimiyet almış. Varsayalım tahir abi, huzuru aramadan buluyoruz. Varsayalım tahir abi, genini sevmeği ırkçılıkla karıştıran, kendi yaptığı şeyi başkasına yükleyen kavmiyetçi zihniyet yok. Varsayalım tahir abi, muhlisiz, unutulan insanları hatırlıyoruz, şehvet toplumunda şehvani arzuları ilzam ettirmişiz. Varsayalım tahir abi, başkalarının aşklarıyla başlamıyor hayatımız, siyaset halk için yapılıyor. Varsayalım tahir abi, hiçbir sorun tehir edilmiyor, bütün halklar voltairevâri bir milliyetçilikten halas olurken, Allah'ın buyurduğu takvayı istiyor. Varsayalım tahir abi, sahte âlimler çok az, gösteriş ve ucb yok mesabesinde. Varsayalım tahir abi, ne idüğü belirsiz kavramlar bizi bunaltmıyor. Varsayalım tahir abi, ruhumuz nefes alıyor, Filistin özgür, despot rejimlerin kan dolu tahakkümü doğru karşısında yenilmiş. Varsayalım tahir abi, dünyâya aldanmamışız, ölüleri unutmuyoruz. Ben sayamadım...

Jorge Luis Borges

İçimde ukde kaldı, Borges geyiği yapmadan ölürsem en fazla ölmüş olacağım için, yapmadan gittti demesinler. Borges hakkında yazılan onca şey var; farklı bir şey ne anlatılabilir derken, aklıma sitayiş dolu kelimeler takıldı, bir rahat bırakın beni telkinleri arasında, kendi affıma sığınarak, bana göre Cemil Meriç'le aynı düzlemde tetkik edilmesi gereken Borges hakkında bir şeyler yazmaya çalışacağım.

Kalbin giriş merkezinde bir sinir makinası vardır. Bu makina tıpkı mermi isabet edince, hedef olan cisimde hareket meydana geldiği gibi, bir elektron isabetiyle kalbi harekete geçirir. Kalpten çıkan kan damarlarla vücudun her tarafına dağılır, bu damarlar çok sağlamdır. Kalbe bağlı epher ( aort ) damarı, yirmi atmosfer basıncına mukavemet ettiği gibi, Borges'in eserleri de, edebiyat minvalinde kırk dadaizm mallığına, seksen edebiyat fukaralığına, yüz altmış şairim diye geçinen gösteriş budalasına ( bunlar meşhur isimler**** ) mukavemet eder. ( burası da beni bağlar )

Borges, kendi coğrafyasının bana göre Cemil Meriç'idir. Bu salt görme yetisini kaybetmelerinden dolayı değil; Borges de, Meriç de samimiyet babında ve hiç olmadık yerde yaptıkları derin analojilerle ardıllarının bana göre öncüleri olmuşlardır.

Borges'in mitsel nüanslara göstermiş olduğu ilgi aslına bakarsak, yaşadığı coğrafyadaki Avrupa'ya nazaran geri kalmışlığa karşı bir sığınaktır. Borges'in bu zaafiyeti edebî açıdan da eserlerine yansımış, ama son kertede bilgisi ve sıcak anlatımı hasebiyle, çağdaşlarını fersah fersah geride bırakmıştır.

Borges, okundukça ruh dünyasına girilebilen, şair yönüyle de şiirin ne denli önemli bir silah olduğunun en güzel kanıtlarından biriydi.

Günümüzde her alanda olduğu gibi, matem alanında da müthiş bir kapasitesizlik mevcuttur. Yok öyle değil diyenler içinse bir mülksüzleşme ve mülkün el değiştirmesi sözkonusudur. Matem ( ister dram deyin , ister melodram, tragedya..  fantazyayı geride bırakırsak, tinsel ya da içsel bakış da diyebiliriz. ) öyle bir şeydir ki, ona ulaşılır, ama ona ulaşıldıktan sonra, zaman zaman oradan düşme hasıl olur ki, buna depresyon da diyebiliriz. İkisi arasında ince gibi görünen, fakat çok kalın bir çizgi vardır. İşte Borges de arafın matem yönünde duran, yâni insanı insan yapan değerleri payitaht eden bir insandır.

Borges'i kendi adıma ve kendi dünyâ görüşüme göre süzgeçten geçirerek anlamaya çalışıyorum. Bana uymayan yazıları da fazla.  En nihayetinde Borges, yaşadığı dönemi bilen, Bilgiye aç, yaşadığı devirdeki diğer bazı batı tandanslı yazarlara nazaran, ayakları yere daha sağlam basan bir yazardı.

13 Mart 2012 Salı

ÇAY

Bugün kaç bardak içtiğimi hatırlayamadığımdan dolayı, bu satırları kafeinli bir kafayla yazıyorum. Bilinmesi gerekmeyen ama bilinmesi bi'sıkıntı doğurmayacak bilgilere göre, çayda yüzde %3 kafein bulunurken,  kahvede bu % 1,3 oranındadır. (gıda kimyası )Kafein zihni açar, kan dolaşımını hızlandırır, vücuda sıcaklık verir. Fazlasıysa sinir sistemi üzerinde etki yapar. Bunlar işin teorik boyutu. İnsan psikolojisini girecek olursak; bir çay sadece bir çay değildir.

Çayın olmadığı yerde kahve vb gibi hermafrodit içecekler nevrasteni ( sinir rahtasızlığı ) sermayesinden kendine pay çıkararak, insanın ruhunu aldatır. Çay, insanın sıkıntısını gidererek, bardak içinde yüzmenizi ve dolayısıyla da ferahlamanızı, son tahlildeyse kafanızı madde âleminden bir nebze olsun dışarı çıkarmanıza yardımcı olur. ( he, halas eyler. eyledim oldu ) Çayın olduğu yerde kasvet bulunmaz, hadi bulundu diyelim, fazla durmaz, hadi fazla bulundu diyelim, o kavset irinini önünde sonunda dışarı atar. ( Kişisel görüşlerim, kahveseverler alınmasın, alınırlarsa da bi'demlik çay içsinler. )

Çay muhabbetin gelini, ( dostu, tostu ) Semaverin anlamı, gönlümün sürurudur. Çaysız muhabbetler yok hükmündedir. Çaysız yorgunluk atma arayışı,  boşa kürek çekmektir. Yalnız, çay ve sigarayı yan yana getirmeyin, sonra ciğere yapışıyorlar.

Sponsored by : Çaykur. ( bana ne çaykur'dan, iyi demlenmiş her çay içerim )

11 Mart 2012 Pazar

Beirut

Moral düzeyine tasallut eden şehir hengâmesinin arasında, müzikleriyle farklı olmanın ötesine geçebilmiş, yaptıkları müzik hiçbir kategoriye sığmayacak kadar orjinal ve samimi grup. Solistinin sesinine umarım zeval gelmez, karşısında bardak çatlar, insan mum misâli erir müderrisim. Bence bu gençleri bir adaya kapatalım veya bedestenleri kapatıp bu adamlarların albümlerini pazarlayalım. ( bedesten kalmadı ama ) Üstelik bu grup inanılması güç ama Amerika menşeili. ( Ben ilk duyduğumda inanamamıştım. ) Zach condon'un fikir babası olduğu bu oluşum, bugünkü hâlini alarak bizi mest etmiştir.

Fa Yeung Nin Wa ( İn the Mood For Love )

Wong kar wai'nin aşkı anlatmaya çalışırken aşka geldiği filmi. Bu filmde, sevgiyi tilkilerinden elinden kurtarmış Kar Wai. Deveye sormuşlar, neden boynun eğridir diye, nerem doğru ki demiş. Film de, âşık insanın hâli üzre develere gödermede bulunuyor. Bu filmle birlikte, sevgiyi tadanlar da develerle birlikte tecessüm ediyor.  (cisimleşiyor). Kaotizme el sallıyor, geri geri giderken altıncı vitese takıyor bu film. Karanlığı nehyetmek gerekiyor bu filmle birlikte, aynı zamanda müziği de. Filmdeki kahramanlar aynı dünyânın kahramanları değil; aynı dünyânın meçhul âşıkları. Birbiriyle münasebetleri sevgi damlası. Sevgi damlayınca dünyâ durduğu için, karakterler de bunu açığa çıkarıyor.

- - -  cebren spoiler - - -

Kar wai sonununu net bir şekilde belli etmiyor filmin. Zâten filmde netlik yok, şahaserlik var. Karakterlerin yağmurla özdeşleşmesi, ağır çekimler, sırrın niteliği..  zamanında bu filmi izlerken bu kadar da ağır çekim olmaz diycektim neredeyse, içimde kaldı . Çünkü, iki kişinin bildiği sevdâ sırrı yavaş yavaş anlatılmalıydı. Yağmur yağmalı, sonu alternatif olmalıydı, belki de ev. Birçok yaraya derman olmuş Kar Wai bu filmi yapmakla. Ya düşündüğü şeyi gerçekleştirememiş olsaydı ?

filmde neredeyse hiç gün ışığı yok, ama sevgi var. kaotik ve karanlık atmosferin yanıbaşında aydınlık var.

- - -  hileylen spoiler ---

Ludwig Wittgenstein

Wittgenstein'ı dilbilim felsefesinin yönetim kurulu başkanı olarak görmek, bu filozofa haksızlık olarak görülemez. ( Kelime esprisi yapayım dedim, tasadüfe bakın ki, utanmadım ) Nihayetinde her sorunun dil'in kullanımı ile ilgili olduğunu varsayan bir diskuru vardı. Dil'in kullanış şekillerinin her meslek erbabında farklı bir şekilde boy gösterdiğini belirttti. Wittgenstein, Gotlob Frege'nin tavsiyesine binaen Bertnard Russel'ın yanına felsefeyi kavrayabilmek için gitmişti. Bundan sonraki yaşantısında da ömrünü felsefe üzerine inşaa etti. Wittgenstein'ın metafizik alan ile ilgili görüşleri, Kant'ın görüşlerine tamamı ile olmasa da, kıyısından ve köşesinden katılıyor. Çünkü, Wittgenstein'a göre de akıl bir yerde tıkanıyordu.

Bu zatın, ilgilenenlerin bileceği üzre tractatus ( Biz< kısaca böyle diyoruz, bi<z kimiz onu da bilmiyorum ) adlı kitabı var ki, wittgenstein bu esere daha sonra üvey evlat muamelesi yapmış, çoğu görüşünü de değiştirmiştir. yeri gelmişken ;


- Tractatus Logico Philosophicus :

Wittgenstein'ın felsefeye ve felsefesine en büyük katkıyı sağladığını sanıp, sonradan aslını inkâr eden dürzü durumuna düşmekten son anda yırttığı kitabı. Bu eser, Wittgenstein gibi, kalabalıklardan hazzetmiyor. Dil'i bu kadar alengirli anlatan filozofu anlayacağımıza, Zizek'i anlamaya çalışalım daha makbule geçer. Zizek'i benim gibi sevmeyen insanlar ise en kolay yolu seçiyorlar. Kimseyi tanımayalım. Ünlü düşünürün kamus stereotip'in zamanında buyurduğu; " insanlar kovuklarına çekilmekle en basit yolu seçiyorlar." sözü gibi, " dünyada neler olmuş suzan hâli " en kolay yoldur. ( yersek )

Kısa gibi gözüken ama uzun bir dibâceden sonra, Wittgenstein bu eserinde kendine özgü bir şekilde dil felsefesini anlatmaya çalışıyor.

Wittgenstein'a göre, dilllere geçmiş her kelime eşittir varlık âlemidir. Haşiye edecek olursak;


Dünya : Dünya derken varolan bir şeyi kastediyoruz, yâni, dil'in kelime haznesinin mutlaka varlık âleminde karşılığı vardır.

Buna cümleler de dahildir. Dildeki her cümle varlıksal bir kavrama dayanaktır.

Meselâ, bunun gibi dildeki bütün argümanlar varlığın resmine işaret eder.

Kısaca tractatus adıyla nam salan bu kitaptaki numaralandırmalar da dil'in temerküzünden müteşekkil, Wittgenstein sekr ( böyle sarhoş gibi bir şey ) hâlidir. Kitabın düşüncüsüne bi'ara çok dalmıştım, çıkmakta gâyet zorlandığım için,  numaralandırmayı es geçiyorum.( gülücük )

- -------------------------------------------------------------------------------------------------

  Wittgenstein, cins bir kafa olduğundan mütevellit, bana göre üzerinde duracağımız en önemli görüşü, az önce de cüz'i bir şekilde değindiğim gibi, dil kullanımının her meslek erbabında farklı kullanıldığı görüşü. Açacak olursak; örneğin, Fen ilminin kendine has diliyle ( özellikleriyle ) edebiyatın çözülemeyeceği gibi. Bu örneği her meslek için kullanabiliriz.

az yaşadın, erken sözünden döndün Wittgenstein.

4 Mart 2012 Pazar

Anne

Anne senin değerini bilemedim biliyor musun ? kafamı çocukluk döneminden sonra bin kere, yüz bin kere duvarlara çarptım, ama sana söyleyemedim. Çocukken bir sandal kiralamıştım umutlarımla beraber, o sandala ne oldu bilmiyorum; umutlarım da çok sabırsız. Anne; hayâl kurmak gerçeğe tekâbül etmeyince çok acı biliyor musun ? senle geçirilen vakit tarifi mümkün olamayan huzur veriyor da, sensiz geçen vakitlerde bazen ikrah ediliyorum. Bir insan huzurlu olmalı, gerçekten huzurlu. sensiz olan mutluluk sanrısı zaman zaman heyula şeylerle geçiştiriliyor. Senin değerini bilemedim, ama bundan sonra bilmek istiyorum. ( İşbu yazıyı da okumayacaksın. )

Reha Erdem

Türkiye'de bazı kimselerin her nasılsa kıymeti bilinmez. Reha Erdem Türkiye için bir şanstır, ama bir ödül törenindeki beyanâtı gibi; " 12000 kişinin izlediği bir filme, 2000 kişilik salonda ödül veriyorlar, herhalde, o izleyen 2000 kişi de burada bulunuyor. " Erdem'in sinemasal kaygıları fransız sinemasını bir nebze olsun çağrıştırsa da, deneysel olarak filmleri gerçek anlamı ile şaheserdir. Benim için, Kaç Para Kaç ile başlayan sinema serüveninde, sinematografisini o kadar değiştirmiştir ki, kim ne derse desin sinemasının üstüne bir şeyler katabilmiştir. Korkuyorum Anne filmindeki aile mefhumunun ultrasonunu aidiyet duygularını da sarmalayarak çekebilen bir yönetmen, Avrupa'da olsa her gün gazetelerde ismi geçebilir ya da hakettiği gişeyi en azından sağlayabilirdi. Bu mücevheri dünyada çıkarabilmek için tabir-i caizse kaç kişinin kellesini alıyorlar, ama Türkiye'de Erdem sineması sadece ödülle geçiştirilen bir sinema anlayışı.

Beş vakit filmi ise, artık önümüze sunulmaktan bıkılmayan biteviye sinema anlayışına karşı Erdem'in benim nazarımda isyânıdır. Görüntü yönetmenliğinin içinden çıkabilmek ise mümkün değildir. Bir yönetmen deneysel sinema yapmaya çalışabilir, bundan da en nihayetinde karşılık beklemez. Reha Erdem sineması bu değerlendirmeye tâbi olamaz. Bu yönetmenin başardığı düpedüz milat diyebileceğimiz filmlerdir.

Reha Erdem sineması tren yolculuğu yapmaya benzer; O yolculukta insan kafasını dinleyebilir. Tren yolculuğu bazen insanı bunaltmasına rağmen, kendini dinlemeye birebirdir. O inzivaya çekilme atmosferi, düşünceler içinde boğulma, havf ve reca arasında, arafta kalmak gibi bir şeydir Reha Erdem'in yapabildiği. Bir yönetmen bunu başardıysa daha n'olsun ? ezber bozan çetrefilli sineması, takip edilmesi gereken sinematografidir.

Kosmos'a ne demeli peki ? Derviş karakterinde birçok felsefi argümana, deruni meselelere selam çakması, Türkiye'de görülebilecek keyfiyeti içermiyor.

Reha Erdem'e hakettiği değeri vermek gerekiyor.

Los Lunes Al Sol


Sosyalist romantizmin karın ağrısından mesul ikinci sınıf ağabeylerine inat, sosyalizm meşrebince fırından çıkmayıp taze diye yutturulan bildik aforizmaların dışında da bir şeyler anlatılabileceğini, bu filmde çok şükür müşahede edebilmiştik. javier Bardem'in oynadığı karakter, anlam girdabına girmeden, sistematik bir şekilde toplumla ilişiği bataklık sineği mertebesine iliştirilmek istenen, ispanyol alt sınıfının hayata sıkı sıkıya tutunmasını sıradanlaştırmadan ortaya sunan bir karakter. Yönetmen de sosyal dinamiklerin her zaman müstekbir lehine işlemesini ajite etmeden sinemaya aktarabilmiş.

 İnsanın paraya en çok ihtiyacı olduğu zamanda işsiz kalmasını ve dalâlet içinde yüzen toplum mühendislerinin iaşe ve ibâteyi bile çok görüp, muhtaç bir insanın elinden almasını işleyen bu film, insanın kendi başına gelen musibete sabrederken, insanî değerleri nasıl olup da kaybetmediğini, enfes bir biçimde insanlara hatırlatıyor. Troçkist ögeler sert olan Leninist ve Stalinist ögelerden daha fazla bu filmde. Troçkist ögelere râm olan hilm ( yumuşaklık ) fraksiyonu, Bardem ve çevresinde yer ederken, bu film sosyalist romantizme hiç de uşaklık etmiyor.

İspanya'nın Vigo'su varsa, Türkiye'nin de İstanbul'u, İzmir'i, Diyarbakır'ı var. İspanya'da yaşanan hayâl kırıklıkları, Türkiye'de de yaşanıyor.

İnsanın her şeye rağmen yaşama umudu ve kendi içinde direnişi farklı olsa da, gösterdiği çaba her yerde aynı.